Tasavvuf Nedir?

İslam dünyasında, Tanrı ile evren ve Tanrı ile insan ilişkileri konusunda insan aklının çözemediği sorulara, din kitaplarındaki ilke ve kurallara göre değil de, bağımsız düşünüş yoluyla yanıtlar vermeye çalışan felsefe sistemi, “tasavvuf” diye adlandırılır. Tasavvufa uygun düşünenlere “sofi” (sufi) ya da “mutasavvıf” denir. Tasavvuf sözcüğü Yunanca sofos sözcüğünden Arapçaya uydurulmuş, sofi sözü de tasavvuf sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüklerin VIII. yy’da ortaya çıktığı ileri sürülmektedir.

İslam mistisizmi diye tanımlayabileceğimiz tasavvuf, her şeyden önce bir eylem, yaşama, davranma felsefesidir; bir bilgeliktir. Aynı zamanda da, bir bilgi bir dünya görüşü ve felsefe sistemidir. (S. Hilâv)

Tasavvuf felsefesi, VIII. yy’a Araplar tarafından kurulan ilk tekkeden (tekke; “derviş” adı verilen tasavvuf ehlinin toplandığı, zikrettiği, kendi törelerini yerine getirdikleri yapı, kuruluştur) sonra, daha çok İran ve Türk illerinde gelişmiştir. Eski Yunan felsefesinden de bazı etkiler alan tasavvuf sistemleri arasında en üstün ve yaygın olanı, Vahdet-i Vücut (Varlık Birliği) kuramıdır. Bu kurama göre, “var olanların kaynağında Tanrı vardır ve her şey Tanrının varlığından ibarettir”. Bu anlayış “tümtanrıcılık” (panteizm) adı verilen ve Tanrı ile evrenin özdeş (aynı) olduğunu ileri süren görüşün bir tür yorumudur. Kurama göre daha “zaman” ortada yokken, Tanrı kendi gizli evreninde yalnızdı. “Vücud-u Mutlak” (Tanrı), aynı zamanda kusursuz bir güzelliğe sahipti (Hüsn-i Mutlak). Kendi güzelliğini görüp tanıyacak ve bağlanacak varlıklar (hayaller) yarattı. Bu varlıklar arasında insan, Tanrı’nın pek çok özelliğini kendinde toplayan bir hayaldi: Güzelliği gören gözler; güzelliği seven gönül…

Mutlak Vücut’tan kopmuş olan insan varlığı, aslına doğru bir çekiliş, yöneliş içindedir. Ama “adem” (yokluk), buna engel olmak ister. Tanrı’ya yöneliş güçlüyse, mutlak varlığa katılmak kalaydır. İnsanı maddeye (çirkinliğe, yokluğa) mahkum eden nefsidir. Nefis, büyük bir irade ve aşkla yenilenebilir. Aşk, insanı Tanrı’ya ulaştıran en büyük güç kaynağıdır. Aşk, iki türlüdür. Geçici aşk, yeryüzündeki güzelleri sevmek anlamına gelir; gerçek aşk, geçici aşkın Tanrı aşkına dönüşmüş biçimidir. Geçici aşk, gerçek aşka ulaşmada yalnızca bir başlangıçtır.

Müridi Tanrı’ya ulaştırmada üç yol vardır: Fikir ve nazar yolu (şeriatçıların tuttuğu bu yolun arası “akıl”dır. Şeriatçılar, dinin bütün kural ve koşullarını (oruç tutmak, namaz kılmak, vb.) yerine getirmekle Tanrı’ya kavuşmaya çalışırlar. Ancak, bu yolda aşk olmadığı için, buradan Tanrı’ya ulaşmak çok güçtür); tasfiye ya da zevk ve şuhut yolu (bu yola girenler çile çekerler, yani nefislerini maddi zevklerden arındırmaya çalışırlar); seyr ve seyahat yolu (bu yolun tek aracı, “aşk”tır. Bu yoldan yürüyenler, yani geçici aşkı, gerçek aşka, Tanrı aşkına dönüştürenler), amaçlarına daha kolay varırlar.

Tasavvufta, insanın nefsini yenerek mutlak varlığa katılmasına, “fena fillah katına ulaşma” denir. Bu kata ancak ölümden sonra kavuşulabilir. Bazı büyük sofiler (söz gelimi Hallacı Mansur, Azeri şairi Nesimi)ölümlerinden önce bu kata ulaştıklarını ileri sürmüşler, “Enel-Hak” (Ben Hakkım, Ben Tanrı’yım, Ben Tanrı’dan kopmuş bir parçayım) demeleri sonucu, bu sözün gerçek anlamını bilmeyenlerce küfürle suçlanıp, ölümle cezalandırılmışlar.

Tasavvuf edebiyatında bir çok özel terim, mecaz ve simge kullanılmıştır. Bunlar arasında en yaygın olanlar şunlardır;
Mahbub: Tanrı
Aşık: Gönlü Tanrı aşkıyla dolu kimse
İştiyak: Tanrı’ya kavuşmayı dileme
Hüsn: Güzelliklerin, olgunlukların tümü
Cemal: Tanrı’nın olgunluklarını gösterişi
Ceng: Sınanmak
Hicab: Tanrı’nın zatını örten sıfatlar, adlar, evren
Meyhane: Tecelliler evreni
Saki: Mürşit, şeyh
Büt: Tanrı aşkı
Çeşm, leb, zülf: Tanrı sıfatlarının mazharı olan evren
Şarap, mey: Mana, feyz neşe
Ruy: Zat
Zülf: Küfür
Hâl: vehimden doğan görece varlık

Tasavvuf düşüncesinin gelişip yayılmaya başlamasıyla, İslam dünyasında dergahlar, tekkeler kurulmaya başlanmış, her dergahın kendine özgü töreleri, giyim kuşamı olmuştur, tasavvuf konularını ayrı açılardan görüp yorumlayan tarikatlar kurulmuştur. Tasavvuf alemindeki en büyük tarikatlar arasında Kadirilik, Rıfailik, Halvetilik, Nakşibendilik, Yesevilik, Bayramilik, Melamilik, Bektaşilik, Alevilik, Mevlevilik anılabilir.

“Tasavvuf, İslam dini çerçevesi içinde ortaya çıktığı için hem onunla beslenmiş, hem de bu dinin dogmalarını ve kurallarını, pek az değişikliğe uğratarak ve dondurup olduğu gibi kabul ederek en küçük kuraldan çıkmayı din sapkınlığı olarak gören “ehli sünnet” anlayışıyla çatışmıştır. Yüzeysel ve aldatıcı dünya nimetlerinden ve değerlerinden yüz çevirdiği, kişinin öz yaşantısını, sezgisini, anlamlı ve gerçek bir yaşama ulaşmanın temelleri olarak kabul ettiği, bireyin hem kendisi, hem çevresiyle sürekli bir çatışma ve hesaplaşma içinde bulunmasını ilke olarak benimsediği için, tasavvuf, felsefi düşüncenin ve davranışın özüne uygun, ilgi çekici ve bir dereceye kadar özgün bir düşünce çabasıdır. Bu çaba dogmaların ve kuralların, körü körüne kabul edilmiş inançların ve yalnızca biçimsel düşüncelerin ötesinde, insanoğlunun daha adaletli ve doğru bir toplum düzeni istemesi, iyilik özlemleri ve beklentileri ile bu amaçlara götürecek eylemin bir bütün oluşturması gerektiğini çoğunlukla açıkça ortaya koyması ve toplumsal kaynaşmalara ve değişimlere yol açması (söz gelimi Babalılar İsyanı) bakımından da ayrıca ilgi çekicidir. (S. Hilav)”

Kaynak: S. Hilâv, A. Gölpınarlı

Yorum Yazabilirsiniz

  

  

Genel